Eski otobüslerin içi başkaydı.
Ceket ve el çantalarının yerleştirildiği baş üstü rafları, fileye benzer bir plastiktendi.
Koltukların sırtındaki cepler de lastikli bir fileydi.
Geç saatlerde loş kırmızı ışıklar yakılır, 302’ler dar asfaltta beşik gibi sallanırdı.
Bunları, 1975’teki yolculuktan hayal meyal hatırlıyorum.
Birkaç küçük şey daha var;
Rahmetli annemin koridorlara düşüp bayılması,
kendini paralamalarına rağmen beraberimizdeki akrabalarımıza Hürriyet Gazetesi’nin gösterilmediği,
bu kadar çok akraba ile seyahat etmenin aslında güzel olduğu,
ama bir şeylerin yanlış gittiğinden şüphelendiğim,
annemin ayıldıktan sonra beni ve kız kardeşimi koridorda ayağa dikip,
iki koltuk üzerinde namaz kıldığını,
Muavin “Gavur dağa geldik” dedikten sonra her kesin elinin yüreğinde bir süre durduğunu,
“dışarıdaki gavurlardandır” diye kendimi teselli ettiğimi falan…
O yolculuğa dair hatırladıklarım, çoğu parçası kayıp eski bir film gibi.
Başka bir parçanın başladığı yer, metal, büyük ve derin çekmecelerin olduğu soğuk bir mekandı.
Sonradan morg olduğunu öğrendiğim bu mekanda, nasıl becerdiysem bir yere tırmanıp, bizimkilerin baktığı çekmecedeki ayakları görmüştüm.
Çıplak bir adamın ayak tabanlarını görmüştüm.
Cam saplanmıştı, bazı yerlerde de kesikler vardı.
Meğer o ayaklar dayımınmış.
Kapısı hep kapalı olan odasında zayıf bir ışıkta kitap okurken hatırladığım dayımın.
Gazeteciydi.
Kuşkulu bulunan bir kazada yaşamını yitirdi.
Yıllar sonra Aktüel, onu Ergenekon kurbanı ilk gazeteci ilan edecekti.
O otobüs, o yolculuk ve cam parçacıklarının saplandığı o ayak tabanlarını hayatım boyunca unutmadım.
Onun izinde olacaktım.
Yani gazeteci.
Faullerim onunki gibi olacaktı.
Onun yaşında ölecektim.
Diğer dayım, Mehmet KORMAZ elimden tutup beni Bölge Gazetesi’ne Mehmet MERCAN’ın yanına götürdüğünde, aklımda yine bunlar vardı.
Mehmet Amca, Aziz Dayımın en yakın dostlarından biriydi.
Sağlam bir gazetecilik kültüründen geliyordu.
Birlikte çalışma şerefine eriştiğim o kısacak zamanda aklımdan hiç çıkarmadığım öğretileri oldu.
Aradan yirmi kusur yıl geçti.
Gazeteciliğe niçin başladığımı unutmadım.
Yüreğimin gözü, cam saplı ayaklara bakan o çocuğun oldu.
Görecelidir ya, kimine göre yaşımız hala genç.
Yine de mesleğimize, sektördeki kurumlara ve kişilere ciddi emeklerimiz vardır.
Bugün, akıl ve vicdana sığmaz biçimde bize saldıranlara da öyle.
Ayrıntı vermek, denize atılmış iyiliklere haksızlıktır.
Şahsıma ilişkin son gelişme ortadadır.
Neredeyse tamamı Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Altınkoza Şirketi’ni koordine etmem önerilmiş,
kısa sürü değerlendirdikten sonra kabul etmişimdir.
Gelişme, kamuoyuna yansıdıktan sonra olumlu-olumsuz değerlendirmeler olmuştur.
Hepsine saygılıyım.
Ancak eleştiri, başkalarının onur ve şerefiyle oynamak anlamı taşımaz ve size bu hakkı vermez.
İddiaların ilki, bu görevin Durak’ı eleştirmek ya da Durak karşıtlığım sayesinde bana önerildiği yolunda.
Durak’ın bu kenti kaç yıldır yönettiği, benim de kaç yıldır gazetecilik yaptığım ortada.
Olabildiğince net biçimde Durak anlayışının karşısında durmuşumdur.
Yaptığım haberin tamamı, bilgi ve belgeye dayanmıştır.
Bu eleştirileri yaparken, şahsına, ailesine ve özel yaşamına ilişkin küçücük bir saygısızlığım olmamıştır.
Bugünkü bir iş ya da durumdan söz etmiyoruz, 20 yıllık kişisel gazetecilik tarihimin özetidir bu.
Yani iddiaya göre, 20 yıldır bunu kurgulamışım.
Bir koltuk için, sizce de biraz uzun bir süre değil mi?
İkinci iddianın kişisel sebepler ve kötü niyetle gündeme getirilmeye çalışıldığı tartışmasızdır.
Kanal A Televizyonu tarafından Altınkoza A.Ş.’ya kesilen iki faturanın, istenilen hizmet yerine getirilmediği için ödenmediği, dolayısıyla Kanal A’nın bu şirkete naylon fatura kesmiş olduğu öne sürülüyor. Cevval gazeteci, hiddetle bu iddiasının yanıtlanmasını istiyor.
Kendisini kıracak halimiz yok.
Seçim döneminde Adana’daki neredeyse tüm televizyonlarla yapılan reklam anlaşması Kanal A ile de yapılmıştır.
Bünyesinde bulunduğunuz gruba ait televizyon kanalı, büyükşehir belediyesi için hangi hizmeti üretmiş ise Kanal A da o hizmeti üretmiştir.
Diğer televizyon kanallarının ödemesi yapılırken, Kanal A’nın ödemesi gerçekleştirilmemiştir.
Sebebi, son derece açıktır;
Seçimden kısa süre önce Başkan Durak ile yapılan Bir Ters Bir Düz programı ve Kanal A’nın değiştirilemeyen bağımsız tavrı.
Şimdi, başarabilirseniz kişisel nefretinizden arınıp, aklınız ve vicdanınızla bir daha değerlendirin.
Bu, gazetecilik adına utanılması mı yoksa gurur duyulması mı gereken bir durumdur?
Gelelim Taner TALAŞ a.
İnandığı, tanıdığı ve duruşuna tanıklık ettiği bir insana sahip çıkması, sizi pek memnun etmemiş.
Ünlemli “yakışır”lar çekip yerivermişsiniz kendisini.
Şöyle bakın;
Bazı insanlar esaslıdır.
Doğru gördüğüne doğru, yanlışa yanlış deme erdemi gösterir.
Konuları birbirine karıştırıp kişiselleştirmez.
Köşesini bir arena, kalemini ise öç alacağı bir hançer niyetine kullanmaz.
Taner bize göre daha genç bir arkadaş,
ama biliyorsunuzdur, yol ve yaş almak başka bir şeydir.
Yaş almadan ihtiyarlamak ise bambaşka bir şey.
Taner, insanın onur ve şerefini gözleri kapalı emanet edebileceği bir dosttur.
İdeolojik olarak dünyaya farklı bakmamızın ne önemi var.
Düzey, nitelik ve duruş esas değil midir?
Yaptığımız tek şey dost kalmaktır.
Bu da “ekrana çıkmak ve orada görünmek” gibi ucuz, dahası çiğ bir yaklaşım ile ölçülemez.
Belki küçük bir ayrıntı için özür dileme erdemi gösterirsiniz.
Web sayfasında “yayınlanmadı” dediğiniz eleştiriyi, kendi gözlerimle okudum.
Eminim hükmü kesmeden, “sanığa” sormak gibi gülünç ayrıntılarla ayıracak vaktiniz olmuyordur.
“ İş kazası” diyip geçmenin, kime ne zararı olabilir ki?
Bu arada hakkınızı da yemeyelim.
Bana rahmetli annemin seslendiği gibi seslenmişsiniz.
Arap demişsiniz.
Hem de her defasında.
Umarım, bana Arap demenizin bir hakaret olmayacağını ayrıştıracak kadar pişmişsinizdir.
Evet, aile dostumuz Celal BAŞLANGIÇ imzamı değiştirinceye kadar adımda yalnızca Arap vardı.
Celal Ağabey’den sonra Acar da eklendi.
Ama ben Arap’ı hep daha çok sevdim.
Kastınız başka ise bilemem.
Çünkü babam Suriye’den göçmüş bir Arap, Annem ise Kürt’tür.
Yani siz eski adı ile Sisli ben ise daha sisli bir yerdenim.
Sizin dilinizle bunları “bir kenara bırakalım” isterseniz.
Asıl derdinizi söyleyin,
yani kişisel kininiz neyse onu açın.
Böylece içinizdeki cerahat dökülür, siz de rahatlarsınız.
Şunu da iyi anlayın;
Benim bir yerde oturuyor olmamın önemi yok.
Çünkü; kimileri için “kaymaklı” sayılan bu makamlara ben ancak çalışmak için gelirim.
Rahmetli Ege Bey gibi gerekirse kanımızı döker, halkın malına sahip çıkarız.
Kent ve festival, dünya markası olsun diye didiniriz…
Ama bunların bir anlamı yok değil mi?
Algısını kalın zırhlarla örmüşlerin, yüreğine nasıl dokunabiliriz ki?
Bu yazı sizin hakkınızdı.
Her tuşu helal hoş olsun…
Birkaç cümle ile bitireyim;
Bu ülke değişmeye çalışıyor.
Bir parçası olan Adana da.
Ama görülüyor ki, bu kolay olmayacak. Devletin ve kentlerin yen metrekaresi parsellenmiş adeta. Sistem paslı bir çivinin kanırması gibi direniyor.
Yararsız.
Çünkü; dünya dönüyor ve değişiyor.
Adana’nın değişmemesi mümkün mü?